Bu Haftanın 5 Makale Önerisi
Bu hafta psikoloji dünyasında benim özellikle ilgimi çeken 5 araştırmayı sizin için derledim. Her biri, günlük hayatımıza ve klinik/pratik çalışmalara dokunan bulgular içeriyor. Aşağıdaki özetler bir tedavi önerisi değil; bilimsel bulguları daha anlaşılır ve sade bir dille paylaşma çabasıdır.
Makale 1
Kötü alışkanlıkların birikmesi, ergenlerde kaygı ve depresyon riskini üç kat artırıyor
Çin’deki Anhui Tıp Üniversitesi’nden gelen bu çalışma, 6.656 ergen katılımcıyı bir yıl boyunca takip ederek yaşam tarzı alışkanlıklarının birleşimlerinin ileride aynı anda ortaya çıkan kaygı ve depresyonla nasıl ilişkili olduğunu inceledi. Gençler, akıllı telefon üzerinden; beslenme, fiziksel aktivite, uyku, ekran süresi, alkol kullanımı ve intihar davranışları gibi 15 farklı davranışın yanı sıra kaygı ve depresyon belirtilerini değerlendiren anketler doldurdular. İstatistiksel yöntemlerle araştırmacılar, öğrencileri dört yaşam tarzı profiline ayırdı: düşük riskli grup, kötü beslenme grubu, hareketsiz / yüksek ekran süreli grup ve birden fazla sağlıksız davranışla karakterize edilen grup.
Düşük riskli grupla kıyaslandığında, hareketsiz ve yüksek ekran süresi kümesindeki ergenlerin bir yıl sonra hem kaygı hem depresyon geliştirme olasılığı yaklaşık yüzde 50 daha yüksek çıkarken, birden fazla sağlıksız davranış içeren kümedeki gençlerde eş tanılı kaygı ve depresyon görülme riski üç kattan fazla arttığı görüldü. Sağlıksız alışkanlık sayısı tek tek sayıldığında, 4–6 problemli davranışa sahip olmak riski yaklaşık yüzde 40 yükseltirken, 7 veya daha fazla sağlıksız alışkanlığa sahip olmak neredeyse üç kat risk artışıyla ilişkilendirildi. Bu ilişkiler; aile geliri, arkadaşlık ilişkileri ve ailede ruh sağlığı öyküsü hesaba katıldıktan sonra da geçerliliğini korumuş, kız ve erkek için benzer görünmüş; üstelik intiharla ilişkili davranışlar modelden çıkarıldığında bile, kötü beslenme, düşük fiziksel aktivite ve kötü uyku kombinasyonları yüksek eş tanı riskini ön görmeye devam etmiştir.
Genel olarak, çalışma ergenlerde ruh sağlığı riskinin yalnızca ekran süresi ya da geç yatmak gibi tek bir alışkanlıktan değil, birden fazla sağlıksız rutinin üst üste binmesi ve etkileşiminden kaynaklandığını düşündürüyor. Klinik uygulama ve koruyucu çalışmalar açısından bu, tek bir alışkanlığa dar odaklanmak yerine; özellikle zaten yüksek riskli davranış kümeleri gösteren ergenler için uyku hijyeni (kesintisiz bir uyku sağlamak için gerekli davranışsal ve çevresel alışkanlıklar bütünü), hareket, beslenme örüntüleri ve ekran sınırları gibi birden çok alanda aynı anda küçük, gerçekçi değişimleri destekleyen müdahalelere odaklanmaya dikkat çekiyor.
Kaynak: Che, W., Ruan, Z., Tao, S., Wang, M., Cao, Y., Niu, Y., Chen, Y., Jiang, T., Li, T., Zou, L., Tao, F., & Wu, X. (2026). Associations of clustered unhealthy lifestyle behaviors with comorbidity of anxiety and depression among adolescents. BMC Psychiatry, 26, Article 7886. Summary via Psypost: https://www.psypost.org/stacking-bad-habits-triples-the-risk-of-co-occurring-anxiety-and-depression-in-teenagers/
Makale 2
Anti‑inflamatuar diyetler depresyonu azaltabilir mi?
Psychology Today’de yayımlanan yakın tarihli bir yazı, Frontiers in Nutrition dergisinde yer alan ve antienflamatuar beslenme düzenlerinin yetişkinlerde depresif belirtileri gerçekten azaltıp azaltamayacağına dair mevcut kanıtları bir araya getiren kapsamlı bir analizi özetliyor. Genel tablo, beslenmenin gerçekten önemli olduğuna işaret ediyor: Birçok çalışma ve derlemede, daha anti‑inflamatuvar ya da Akdeniz tipi beslenen (sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, kuruyemişler, zeytinyağı ve balık açısından zengin) kişilerin daha az depresif belirti bildirdikleri ve bazı durumlarda zaman içinde depresyon geliştirme risklerinin daha düşük olduğu görülüyor. Buna karşılık, işlenmiş gıdalar, rafine karbonhidratlar ve doymuş yağlar açısından zengin “pro-inflamatuar” diyetler, düzenli olarak daha yüksek depresyon olasılığıyla ilişkilendiriliyor.
Yazıda, en güçlü ve tutarlı sinyalin depresyon için olduğu vurgulanıyor; ruh sağlığının tüm alanları için aynı derecede güçlü bir etki gözlenmiyor. Bazı çalışmalarda kaygı, stres ve yaşam kalitesinde iyileşmeler bulunurken, bu alanlardaki sonuçlar daha karışık: Bazı çalışmalar fayda gösterirken, bazıları net bir etki saptayamamış. Bunun bir nedeni, inflamasyonun ruh sağlığını etkileyen pek çok biyolojik sebepten yalnızca biri olması olabilir. Yine de meta‑analizler, beslenme biçimi kronik düşük düzeyde inflamasyona yol açan kişilerin, daha anti‑inflamatuar diyetlere sahip olanlara kıyasla depresyon yaşama olasılığının yaklaşık yüzde 40–45 daha yüksek olduğunu, benzer sonuçların büyük örneklemlerde kaygı için de zaman zaman görüldüğünü ortaya koyuyor.
Gündelik yaşam ve klinik uygulama açısından temel mesaj, beslenmenin tek başına terapi veya ilacın yerini alabileceği değil; uykunun ve hareketin yanında ruh halinde üçüncü bir temel sütun olduğu. Yazı, bütün ve minimum düzeyde işlenmiş gıdaları, dengeli kan şekerini ve bağırsak dostu besinleri (lif, omega‑3 yağ asitleri, antioksidanlar) anti‑inflamatuar diyetlerin depresif belirtileri hafifletmesinde olası mekanizmalar olarak öne çıkarıyor. Danışanlar için bu, daha koruyucu gıdaları (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, baklagiller, kuruyemişler, yağlı balıklar, zeytinyağı) beslenmeye eklemeye odaklanmak ve ağır işlenmiş atıştırmalıklar, şekerli içecekler, fast‑food gibi en pro-inflamatuar öğeleri zamanla azaltmak şeklinde, daha geniş bir tedavi planının parçası olarak somutlaştırılabilir.
Kaynak: Sprengel, M. L., Mansoor, R., Latsou, N., Allen, S., Lubarsky, O., Mark, K., Gizzi, L., & Vieten, C. (2026). Anti-inflammatory diets and mental health: A scoping review of randomized controlled trials and systematic evidence syntheses. Frontiers in Nutrition, 13, 1795350. Summary via Psychology Today: https://www.psychologytoday.com/us/blog/consciousness-matters/202604/can-anti-inflammatory-diets-reduce-depression
Makale 3
Travma anındaki östrojen düzeyleri, PTSD riskini öngörebilir
Bu çalışma, neden aynı travmatik olayı yaşayan kişilerden bazılarında travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) benzer bellek sorunları gelişirken bazılarında gelişmediğini anlamaya çalışıyor ve beyindeki östrojen düzeylerine, özellikle de stres anındaki seviyeye, kilit bir etken olarak işaret ediyor. Araştırmacılar, farelerde hipokampus (beynin bellek merkezi) üzerine odaklanarak fizyolojik östradiol düzeylerinin ve farklı östrojen reseptörlerinin travmatik strese karşı kırılganlığı nasıl şekillendirdiğini incelemiş. Beklenmedik biçimde, hem bazı hormonal evrelerdeki dişilerde hemde erkeklerde görülen yüksek hipokampal östradiol düzeylerinin, akut stresin episodik bellekte uzun süreli bozulmalar ve travma ipuçlarını aşırı genelleştirme eğilimi yaratabilmesi için gerekli olduğu bulunmuştur.
Moleküler düzeyde, yüksek östradiol, hipokampal hücrelerde “daha açık” bir kromatin durumu ile ilişkili; bu da DNA’nın stres karşısında gen etkinliğinde daha güçlü değişikliklere izin verecek bir konfigürasyonda olduğu anlamına geliyor. Dişilerde bu esnek, yüksek östradiollü durum, artmış bir kırılganlık penceresi yaratıyor: Birden fazla akut stres tam bu evrede yaşandığında, beyin travmayla ilişkili bellek değişikliklerini zamana yayılan bir biçimde “kilitlemeye” daha yatkın hale geliyor; bu da kadınların TSSB için yaşam boyu riskinin neden yaklaşık iki kat daha yüksek olduğuna kısmen ışık tutuyor. Bununla birlikte, östrojenin etkileri tek yönlü olumsuz değil. Diğer dönem ve bağlamlarda, daha düşük östradiol düzeyleri ve farklı reseptör aktivasyon desenleri daha yüksek dayanıklılıkla ilişkili bulunmuş; bu da hem çok düşük hem de çok yüksek düzeylerin farklı şekillerde sorun yaratabildiği U‑şekilli bir ilişkiyi düşündürüyor.
Klinik açıdan bu çalışma, TSSB’ye kırılganlığın yalnızca travmanın kendisiyle değil, travma gerçekleştiği anda beynin içinde bulunduğu biyolojik durumla – hormon düzeyleri ve önceki stres yükü dahil – bağlantılı olduğu fikrini destekliyor. Yazarlar ve yorumcular, gelecekte hangi östrojen reseptörleri ve epigenetik değişimlerin işin içinde olduğunun netleştirilmesinin, travma sonrası kısa bir zaman penceresinde verilebilecek; belirli reseptör yollarını bloke edip travmatik anıların aşırı sert ve kalıcı şekilde kodlanmasını engellemeyi amaçlayan müdahalelere kapı aralayabileceğini öne sürüyor. Şimdilik, pratik açıdan çıkarılacak sonuç, hormonal bağlamın TSSB riskindeki cinsiyet farklarını açıklamaya yardımcı olabilecek pek çok etkenden yalnızca biri olduğu ve kadınlarda travma değerlendirme ve tedavisinde adet döngüsü evresinin, hormon tedavilerinin ve birikmiş stres öyküsünün izlenmesinin anlamlı olabileceği yönünde.
Kaynak: Hokenson, R. E., Rodríguez-Acevedo, K. L., Chen, Y., Short, A. K., Samrari, S. A., Devireddy, B., Jensen, B. J., Winter, J. J., Gall, C. M., Soma, K. K., Heller, E. A., & Baram, T. Z. (2026). Hippocampal estrogen levels, receptor types, and epigenetics contribute to sex-specific memory vulnerabilities to concurrent acute stresses. Neuron. Advance online publication. Summary via Neuroscience.news: https://neurosciencenews.com/estrogen-ptsd-vulnerability-30506/
Makale 4
Azalmış gri madde ve değişmiş beyin bağlantıları, problemli akıllı telefon kullanımıyla ilişkili olabilir
Bu makale, problemli akıllı telefon kullanımı üzerine yapılmış beyin görüntüleme çalışmalarını bir araya getiren kapsamlı bir derleme; temel soru şu: Telefon kullanımını kontrol etmekte zorlanan kişilerin beyinleri, tipik kullanıcılardan ne yönde ayrışıyor? Yapısal ve işlevsel MRI çalışmalarının genel paterni, problemli kullanıma sahip bireylerde ödül işleme, yürütücü kontrol ve duygu düzenleme süreçlerine dahil beyin devrelerinde belirgin değişiklikler olduğunu gösteriyor. Yapısal olarak, lateral orbitofrontal korteks, insula ve anterior singulat korteks gibi; ödüllere değer atfetme, içsel durumları izleme ve davranışı hedeflere göre ayarlamada kritik rol oynayan bölgelerde gri madde (beynin ve omuriliğin en dış katmanını oluşturan, nöron gövdeleri, dendritler ve glial hücrelerden oluşan temel sinir doku) hacminde azalmalar rapor edilmiş. Beyaz madde (beyin ve omurilikte sinir hücrelerinin (nöronlar) uzantıları olan akson demetlerinden oluşan doku) çalışmalarında ise, frontal kontrol bölgeleriyle daha derindeki limbik yapılar arasındaki bağlantılarda değişimler saptanmış.
İşlevsel açıdan bakıldığında, problemli akıllı telefon kullanıcılarının, zihinsel açıdan zorlayıcı görevler sırasında prefrontal kontrol bölgelerinde daha zayıf etkinlik gösterme eğiliminde oldukları ve dikkat ile öz‑düzenlemeye hizmet eden ağlarda dinlenim hâli bağlantılarının değişmiş olduğu görülüyor. Buna karşılık, akıllı telefonla ilişkili uyaranlara (bildirimler, cihaz görselleri, uygulama ikonları) maruz kaldıklarında, ödül devreleri; madde kullanımı ve kumar bozukluklarında görülen ipucu‑tepki örüntülerine benzeyen şekilde daha güçlü bir biçimde “parlıyor”. Bazı çalışmalar, duygusal yüz ifadelerine verilen beyin yanıtlarının da alışılmadık olduğunu ve problemli kullanıcıların sosyal ve duygusal bilgiyi farklı şekilde işleyebileceğini öne sürüyor. Tüm bu bulgular birlikte ele alındığında, derleme, “sadece çok fazla ekran süresi” anlatısının ötesine geçen ve frontostriatal ile frontolimbik sistemlerde anlamlı değişikliklere işaret eden bir tablo çiziyor.
Yazarlar, problemli akıllı telefon kullanımının resmi bir tanı olmadığının ve verilerin çoğunun kesitsel olduğunun altını çiziyor; bu nedenle, beyin değişikliklerinin ağır ve düzensiz kullanıma neden mi yoksa sonucu mu (ya da her ikisi mi) olduğunu henüz kesin olarak söylemek mümkün değil. Bunun yerine boyutsal bir yaklaşım öneriyorlar: Akıllı telefon kullanımı çoğu kişi için normalken, bazı bireyler; kontrol kaybı, olumsuz sonuçlara rağmen kullanımı sürdürme ve işlev kaybı ile belirginleşen bir kullanım örüntüsü geliştirebiliyor. Bu örüntü, dijital sosyal ipuçlarına artmış ödül duyarlılığı, azalmış yürütücü kontrol ve duygusal kırılganlığın birleşimiyle bağlantılı görünüyor. Klinik açıdan bu bakış açısı, “irade gücü”nü suçlayan söylemlerden uzaklaşıp, öz düzenleme becerilerini güçlendiren, altta yatan duygu durum/kaygı sorunlarını ele alan ve kişilerin yüksek derecede pekiştirici, sosyal açıdan yüklü dijital ortamlarla ilişkilerini düzenlemelerine yardımcı olan müdahalelere yönelmeyi öneriyor.
Kaynak: Wolf, N. D., Henemann, G. M., Schmitgen, M. M., Koenig, J., Bach, P., & Wolf, R. C. (2025). Screens and brains: Multimodal neuroimaging insights into mechanisms of problematic smartphone use. Progress in Neuro-Psychopharmacology & Biological Psychiatry, 142, 111531. Summary via Psypost: https://www.psypost.org/reduced-gray-matter-and-altered-brain-connectivity-are-linked-to-problematic-smartphone-use/
Makale 5
Narsistik özellikler, duygusal kontrolü yöneten beyin bölgesiyle bağlantılı olabilir.
Almanya’daki araştırmacılar, 18 ila 45 yaş aralığında, psikolojik açıdan sağlıklı 172 yetişkinin beyinlerini tarayarak hem grandiyöz hem kırılgan narsisizm düzeylerini, hem de iki duygu düzenleme stratejisini ne sıklıkla kullandıklarını ölçmüştür Bu iki duygu düzenleme stratejisi; bilişsel yeniden değerlendirme (durumu farklı bir açıdan çerçevelemek) ve ifade baskılamadır (duyguların görünür işaretlerini saklamak). Bulgular, hem grandiyöz hem kırılgan narsistik özelliklerin yüksek düzeyde olmasının sağ anterior insulada daha küçük gri madde hacmiyle ilişkili olduğunu, kırılgan narsisizm için ise bu ilişkinin sol anterior insulada da görüldüğünü ortaya koymuştur. Bu bölgeler, iç bedensel durumları hissetme, duygusal farkındalık ve empati için kritik ve bu alanlar, belirgin narsistik özellikleri olan kişilerde çoğu zaman zorlanılan becerilerdir.
İstatistiksel modeller, üç yönlü bir döngüye işaret ediyor: Daha küçük anterior insula hacmine sahip kişilerin ifade baskılamaya daha fazla başvurduğu ve bu alışkanlığın da kırılgan narsisizmin artmış düzeyleriyle ilişkili olduğu; aynı zamanda narsistik özelliklerin de insula yapısı ile baskılama arasındaki bağı kısmen köprü olduğu görülmüştür. Başka bir deyişle, anterior insula, narsistik eğilimler ve duyguyu saklama davranışları, tek yönlü bir zincir oluşturmaktansa birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen bir sistem gibi görünüyor. Tüm beyni kapsayan analizler, öz yansıtma ve öz değerlendirmeyle ilişkili bir bölge olan prekuneus ’ta da yapısal farklılıklar olduğunu göstermiş; bu da narsisizmi, kişinin kendisi hakkında düşünmesini destekleyen ağlarla daha sıkı bir şekilde ilişkilendiriyor.
Gündelik anlayış ve klinik çalışma açısından, bu bulgular narsisizmin yalnızca “kendine düşkün olmak” olmadığı; beynin duygusal farkındalığı ve sosyal bağlamlarda duygu düzenleme biçimlerini nasıl desteklediğiyle iç içe geçmiş bir yapı olduğunu düşündürüyor. Alışkanlık hâline gelmiş duygusal bastırma, kısa vadede benlik imajını korumaya yardımcı olsa da, insanları mesafeli ve anlaşılmaz kılarak narsistik özelliklerde sık görülen ilişkisel sorunları besliyor. Bu nedenle ifade baskılamayı bir duygu düzenleme stili olarak hedef almak – örneğin danışanların duygularının farkına varma ve onları güvenli biçimde ifade etme kapasitesini güçlendirmek – özellikle narsistik özellikler ile ilişki zorluklarının bir arada görüldüğü durumlarda, değişim için anlamlı bir kaldıraç noktası olabilir.
Kaynak: Schmidt, L., Dominguez-Ruiz, A., Meller, T., & Nenadić, I. (2025). The interrelation of emotion regulation, anterior insula structure, and narcissistic traits. Journal of Affective Disorders, 385, 119342. Summary via: https://www.psypost.org/how-the-brain-connects-narcissistic-traits-and-emotional-suppression/
Umarım paylaştığım konular ilginizi çekmiştir. Detaylı olarak incelememi istediğiniz farklı makaleler varsa veya kendi makalenizi benimle paylaşmak isterseniz benimle iletişime geçmeyi unutmayınız.