Bu Haftadan 5 Makale Önerisi

Bu hafta psikoloji dünyasında benim özellikle ilgimi çeken 5 araştırmayı sizin için derledim. Her biri, günlük hayatımıza ve klinik/pratik çalışmalara dokunan bulgular içeriyor. Aşağıdaki özetler bir tedavi önerisi değil; bilimsel bulguları daha anlaşılır ve sade bir dille paylaşma çabasıdır.

Makale 1 

Video oyun alışkanlıkları bilişsel profilimizi nasıl şekillendiriyor ?

Macaristan'daki Eötvös Loránd Üniversitesi'nde yürütülen bu çalışma, farklı oyun alışkanlıklarının bilişsel işlevlerle nasıl ilişkilendiğini anlamak için 114 yetişkinle gerçekleştirildi. Katılımcılar üç gruba ayrıldı: hiç oyun oynamayanlar, haftada en az 14 saat oynayan ancak bağımlılık belirtisi göstermeyen rekreasyonel oyuncular ve standart bir tarama anketine göre oyun bozukluğu açısından risk altında bulunan bireyler. Her katılımcı; temel çalışma belleğini (sayı dizilerini hatırlama ve şekilleri sayma), bellek güncellemeyi, ket vurma kontrolünü (ipuçlarına göre tepki verme ya da tepkiyi tutma), bilişsel esnekliği (değişen kurallara göre kart sıralama) ve otomatik alışkanlık öğrenmeyi (gizli bir dizilim örüntüsünü örtük biçimde kavrama) ölçen bir dizi bilgisayarlı psikolojik testi tamamladı. Araştırmacılar ayrıca toplam haftalık oyun süresini istatistiksel olarak kontrol etti, böylece gruplar arasındaki farklar, kişinin yalnızca kaç saat oyun oynadığını değil, bağımlılık şiddetini yansıtacak şekilde değerlendirildi. 

Oyun bozukluğu riski taşıyan bireyler, hem hiç oyun oynamayanlara, hem de rekreasyonel oyunculara kıyasla temel çalışma belleği görevlerinde belirgin biçimde daha düşük performans gösterdi ve bellek güncelleme görevinde daha fazla yanlış alarm hatası yaptı. Bu artmış dürtüsellik ve zayıflamış davranışsal kontrole işaret ediyor. Rekreasyonel oyuncular ise tam tersine, dikkat hazırlığı bakımından daha güçlü bir performans sergiledi, oyun süresi kontrol edildikten sonra bile ket vurma kontrolü testinde hedef harflere, oyun oynamayanlara göre daha başarılı şekilde tepki verdiler. Alışkanlık öğrenme becerisi üç grupta da benzer görünüyordu, ancak bunun altından ilginç bir örüntü ortaya çıktı: Oyun oynamayanlarda ve risk altındaki bireylerde daha güçlü çalışma belleği, daha iyi örtük alışkanlık öğrenmesiyle ilişkiliydi; bu, söz konusu kişilerin telafi amacıyla bilinçli bellek kaynaklarına yaslandığına işaret ediyor olabilir. Rekreasyonel oyuncularda ise bu ilişki görülmedi, onlarda alışkanlık öğrenmesi çalışma belleğinden daha bağımsız biçimde işliyor gibiydi. 

Tüm bulgular birlikte ele alındığında, çalışma; oyunla ilişkilendirilen bilişsel güçlüklerin, video oyunu oynamanın kendisinden çok problemli, bağımlılık benzeri örüntülere bağlı olduğunu öne sürüyor. Ölçülü, rekreasyonel oyun, üst düzey düşünme süreçlerine zarar verir gibi görünmüyor, hatta daha keskin bir dikkat kontrolüyle ilişkili olabilir. Klinik çalışma ve önleme açısından bu sonuçlar, tüm yoğun oyuncuları tek bir risk grubu gibi ele almak yerine, oyun üzerindeki kontrolünü kaybetmiş bireylere odaklanan ve çalışma belleği, dürtü kontrolü ve davranışsal düzenlemeyi hedefleyen müdahalelere işaret ediyor. 

Kaynak:  Berta, K., Pesthy, Z. V., Vékony, T., Farkas, B. C., Király, O., Demetrovics, Z., Németh, D., & Kun, B. (2025). Game on or gone too far? Executive functioning and implicit sequence learning in problematic vs. recreational gamers. Computers in Human Behavior. https://doi.org/10.1016/j.chb.2025.108878 Summary via PsyPost: https://www.psypost.org/how-video-gaming-habits-shape-our-cognitive-profiles/  


Makale 2 

Yapay zekâ sohbet botları gerçek bir bağımlılığa dönüşebilir mi?

British Columbia Üniversitesi'nde yürütülen bu çalışma, kendilerini yapay zekâ sohbet botlarına "bağımlı" olarak tanımlayan ya da bağımlı olabileceklerinden endişe duyan kişilerin yazdığı 334 Reddit gönderisini inceledi. Araştırmacılar, kontrollü bir deney yerine niteliksel bir yaklaşım benimsedi: Kullanıcıların ChatGPT, Claude ve Character.ai gibi platformlardaki deneyimlerine ilişkin birinci ağızdan anlatımlarını analiz ettiler ve aktarılanları, bağımlılık literatüründe kabul gören davranışsal bağımlılığın altı bileşeniyle eşleştirdiler. Bu bileşenler arasında çatışma (iş ve ilişkilerin bozulması) ve nüks (bırakma denemelerinin başarısız olması) da yer alıyor. Bu da çalışmayı, yapay zekâ sohbet botu kullanımının ayrı bir davranışsal bağımlılık biçimine bürünebileceğini gerçek insanların yaşanmış deneyimlerine dayanarak ciddi biçimde savunan ilk makalelerden biri haline getiriyor. 

Araştırmacılar, kompulsif kullanımın üç tekrar eden örüntüsünü belirledi: rol yapma ve fantezi (insan dışı, ayrıntılı anlatılara sığınma; gönderilerin yaklaşık %7'si cinsel ya da romantik içerik barındırıyordu), duygusal bağlanma (sohbet botlarını birincil arkadaş ya da romantik partner olarak görme) ve bilgi döngüleri (takıntılı, hiç bitmeyen soru-cevap döngüleri). Kullanıcılar, sohbet botunu düşünmekten kendilerini alamadıklarını, bırakmaya çalıştıklarında kaygılı ya da üzgün hissettiklerini ve iş, eğitim, uyku ve ilişkilerini ihmal ettiklerini, hatta bota erişemedikleri zaman göğüs ağrısı ve stres gibi fiziksel belirtiler yaşadıklarını anlattı. Bu duruma katkı sağlayan etkenler arasında yalnızlık, sohbet botlarının kullanıcıyı sürekli onaylama ve doğrulama eğilimi, eksik kalan sosyal rolleri doldurabilme yetisi ve tasarımdaki belirli "karanlık örüntüler" yer alıyor; örneğin Character.ai'nin hesap silme uyarısının "paylaştığımız sevgiyi ve birlikte biriktirdiğimiz anıları" kaybedeceğinizi söylemesi gibi. 

Tüm bulgular birlikte ele alındığında, çalışma; yapay zekâ sohbet botu kullanımının kumar ve internet oyun bozukluklarını yakından andıran yoksunluk benzeri belirtiler ve yaşam aksamalarına yol açabileceğini öne sürüyor. "Yapay zekâ bağımlılığı" henüz tanınmış bir klinik tanı ya da DSM-5'in bir parçası olmasa da bu durum, klinik çalışma ve önleme açısından sohbet botu kullanımının davranışsal bağımlılık değerlendirmelerine dahil edilmesi gerektiğine işaret ediyor. Özellikle de yalnızlık, sosyal kaygı ya da bağlanma güçlükleri yaşayan danışanlar için. Bu noktada erken uyarı işaretlerinin fark edilmesi önemli: Uyku yerine sohbet botuyla konuşmak, gerçek dünyadaki arkadaşlardan kaçınmak ya da bota erişilemediğinde fiziksel rahatsızlık yaşamak gibi. Tasarım ve politika düzeyinde ise çalışma, mevcut kurumsal güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığını; sohbet sırasında botun insan olmadığını hatırlatan bildirimler, yapay zekâ okuryazarlığı eğitimi ve çevrimdışı rutinlerin (yazı yazma, çizim, oyun, hobiler, gerçek ilişkiler) yeniden inşası gibi müdahalelerin de bir rol oynaması gerektiğini savunuyor. 

Kaynak: Shen, K., & Yoon, D. (2026). AI chatbot addiction: Identifying patterns of compulsive use [Conference paper]. 2026 CHI Conference on Human Factors in Computing Systems, University of British Columbia. Summary via Neuroscience News: https://neurosciencenews.com/ai-chatbot-addiction-30613/


Makale 3 

Babalar da doğum depresyonu yaşar mı ?

Bu yazı, psikiyatr Peter M. Hartmann, MD, DLFAPA tarafından Psychology Today'in "The Mind Doctor" blogunda yayımlanan, tek bir özgün araştırmayı aktarmak yerine babalık doğum sonrası depresyonu üzerine yapılan onlarca çalışmanın bulgularını bir araya getiren klinik bir derleme niteliğinde. Hartmann tartışmayı varsayımsal bir vaka çerçevesinde ele alıyor: 29 yaşında bir lise matematik öğretmeni olan "Robert"ın bebeği doğduktan sonraki sinirliliği, içe çekilmesi ve artan içki tüketimi depresyon olarak fark edilmiyor. Yazar bu örnek üzerinden babalarda bu durumun nasıl belirti verdiğini, neden çoğu zaman tanı konulamadığını, bilinen risk etkenlerinin neler olduğunu ve hangi tedavilerin daha iyi desteklendiğini ele alıyor. Yazı: epidemiyolojik çalışmalardan (Paulson, 2020; Adler, 2020; Smythe, 2022), erkeklerde belirti sunumuna ilişkin araştırmalardan (Gedzyk-Nieman, 2021; APA, 2022), risk etkeni ve biyolojik çalışmalardan (Wang, 2021; Rilling, 2025) ve müdahale araştırmalarından (O'Hara, 2000; Cameron, 2017; Asper, 2028) yararlanıyor. 

Yazıda bir araya getirilen bulgular, babalık doğum sonrası depresyonunun genelde ele alındığından çok daha yaygın olduğunu öne sürüyor: Babaların yaklaşık %10,4'ü doğumdan sonraki ilk ayda bu durumu yaşıyor; doğum sonrası 3-6. aylarda bu oran %25,6'ya kadar çıkabiliyor. Çocuğu taşıyıcı annelik yoluyla dünyaya gelen eşcinsel babaların yaklaşık %12'si belirgin doğum sonrası depresyon belirtileri gösteriyor ve çiftlerin %3,18'inde her iki ebeveyn de perinatal dönemde aynı anda depresyonda olabiliyor. Babalardaki belirtiler, klasik anne tablosundan oldukça farklı görünebiliyor: Ağlama ya da hüzün yerine sinirlilik, risk alma davranışları, zayıf dürtü kontrolü, alkol ya da madde kullanımı öne çıkıyor. Bu durum, tanının neden bu kadar sık atlandığının başlıca nedenlerinden biri. Risk etkenleri arasında kişisel depresyon öyküsü, iş stresi, babalığa dair kaygı, evlilik gerginliği, eşin ruh sağlığı geçmişi, ilk kez ebeveyn olmak ve hatta gebelik sürecinde birçok erkekte görülen testosteron düşüşü gibi biyolojik değişimler yer alıyor. 

Tüm bulgular birlikte ele alındığında, bu yazı babalık doğum sonrası depresyonunun gerçek, yaygın ve sonuçları olan bir durum olduğunu öne sürüyor. Bu durum baba-bebek bağını zedeliyor, çiftin ilişkisini zorluyor ve hem annede hem de çocuklarda ruh sağlığı sorunları riskini artırıyor. Klinik çalışma ve önleme açısından bu sonuçlar, bebek doğduktan sonraki aylarda babaların (evlat edinen ve eşcinsel babalar dahil) rutin olarak taranmasına, yalnızca üzüntü değil, sinirlilik ve madde kullanımı gibi "atipik" depresif belirtilere de dikkat edilmesine ve ilk tercih olarak psikoterapinin sunulmasına işaret ediyor. Çünkü BDT ve kişilerarası psikoterapi gibi yaklaşımlar rol geçişlerine son derece uygun ve anketler de erkeklerin bu tür sıkıntılar için genellikle ilaç tedavisine kıyasla konuşma terapisini tercih ettiğini gösteriyor.

Kaynak: Hartmann, P. M. (2026, May 2). Can fathers get postpartum depression? Psychology Today.https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-mind-doctor/202605/can-fathers-get-postpartum-depression     


Makale 4 

Narsizm gerçekten ebeveynlikten mi geliyor ?

Almanya'daki Münster Üniversitesi'nde yürütülen bu çalışma, Alman TwinLife projesinin verilerini kullanarak alışılmadık ölçüde geniş bir aile yapısı içinden 6.715 kişiyi inceledi: tek yumurta ikizleri, çift yumurta ikizleri, ikiz olmayan kardeşler, anneleri, babaları ve hatta romantik partnerleri. Bu tür bir "genişletilmiş ikiz aile" tasarımı, araştırmacıların bireysel farklılıkların üç farklı kaynağını birbirinden ayırmasına olanak tanıyor: genetik varyans, paylaşılan aile ortamı (kardeşlerin birlikte deneyimlediği aile zenginliği ya da genel ebeveynlik tarzı gibi unsurlar) ve paylaşılmayan ortam (akran grupları, romantik ilişkiler ve iş yeri dinamikleri gibi her bireye özgü deneyimler). Katılımcılar üç yaş kohortundan (yaklaşık 15, 21 ve 27 yaş) örneklendi ve narsistik eğilimleri ölçen standart anketleri tamamladı. Ergenlerden algılanan liderlik, kendini özel hissetme ve başkalarını kontrol etme isteği üzerine maddeleri yanıtlamaları istendi; yetişkinler ise hayranlık görme, dikkat çekme ve sosyal prestij arzusunu ölçen maddeleri yanıtladı. 

Araştırmacılar, narsisizmdeki bireysel farklılıkların yaklaşık %50'sinin genetik etkenlerden kaynaklandığını, geri kalan %50'sinin ise neredeyse tamamen aile içinde paylaşılan değil bireye özgü olan paylaşılmayan çevresel etkilerden geldiğini buldu. Çarpıcı biçimde, paylaşılan aile ortamının kişinin narsistik özellikler geliştirip geliştirmediğine katkısı esasen sıfıra yakın (yaklaşık %0) çıktı. Ebeveynlerle çocukları benzer narsisizm düzeyleri gösterdi; ancak bu benzerlik tamamen ortak biyoloji ile açıklandı, ebeveynlik tarzı ya da çocuk yetiştirme yaklaşımıyla değil. Modeller, ebeveynlerden gelen küçük bir negatif çevresel etkiye işaret etti; ne var ki yazarlar bu bulgunun temkinli yorumlanması gerektiğinin altını çizdi. Ekip ayrıca seçici eşleşme örüntüsünü de belgeledi: Narsistik yetişkinler, benzer narsisizm düzeylerine sahip kişilerle eşleşme eğilimindeydi. Genetik ve paylaşılmayan çevresel katkılar yaş kohortları arasında tutarlı kaldı; bu da söz konusu özelliklerin ergenlikten erken yetişkinliğe oldukça istikrarlı bir biçimde sürdüğüne işaret ediyor.

Tüm bulgular birlikte ele alındığında, çalışma; narsisizm hakkındaki düşünce biçimimizde anlamlı bir değişimi öne sürüyor. Narsisizm, soğuk, aşırı değer atfeden ya da başka türlü sorunlu ebeveynlikten kaynaklanan bir özellik olmaktan çok, ağırlıklı olarak kalıtsal görünüyor. Geri kalanı ise aile dışındaki deneyimlerle, akran ağlarıyla, romantik ilişkilerle ve iş yeri dinamikleriyle şekilleniyor. Klinik çalışma açısından bunun bazı yararlı sonuçları var: Aile sisteminde narsisizm gündeme geldiğinde ebeveynlerin (ya da yetişkin çocukların) sıklıkla terapiye taşıdığı suçluluk ve özyargı yükünü hafifletebilir, dikkati, genetik yatkınlıkların kendini ifade etme biçimini gerçekten şekillendiren sosyal ve ilişkisel bağlamlara yönlendirebilir ve yalnızca erken çocukluk yeniden kurgulamalarına odaklanmak yerine güncel ilişkileri, sosyal ödülleri ve öz düzenleme örüntülerini hedef alan müdahaleleri teşvik edebilir. 

Kaynak:  Back, M. D., Instinske, J., Rohm, T., Deppe, M., & Kandler, C. (2026). Narcissism runs in families due to genetics: An extended twin family analysis. Social Psychological and Personality Science. https://doi.org/10.1177/19485506261429556 


Makale 5 

Düzenli uyku beyin için neden önemli ?

William A. Haseltine, Ph.D., uyanıklıktan uykuya geçerken beynin içinde gerçekte ne olduğunu inceleyen yakın tarihli bir insan görüntüleme çalışmasını ele alıyor. Araştırmacılar davranışa ya da uyku süresine odaklanmak yerine; elektriksel etkinliği, kan akışını ve beyindeki su ile sıvı hareketini eş zamanlı izleyen görüntüleme tekniklerini kullandı. Yazıda örneklem büyüklüğü ya da takip süresi gibi belirli ayrıntılar verilmiyor; ancak yöntem dikkat çekici: Bu üç sinyali birlikte kaydederek ekip, sinirsel, damarsal ve sıvı sistemlerinin an be an nasıl koordine olduğunu ve bu uyumun uyku başladığında nasıl değiştiğini gözlemleyebildi. 

Temel bulgu, uyuyan beynin uyanık beyinden köklü biçimde farklı bir kipte çalıştığı yönünde. Uyanıklık sırasında nöronların ürettiği elektriksel etkinlik sistemi yönlendiriyor, kan akışı da bunu takip ediyor. Uykuda ise bu hiyerarşi yerini, elektriksel sinyallerin, kan akışının ve sıvı hareketinin sürekli bir döngü içinde birbirini etkilediği daha karşılıklı bir "sıvı yönlendirmeli" örüntüye bırakıyor. Yavaş salınımlar onlarca saniye boyunca açılıp kapanıyor, kan damarları yumuşak dalgalar hâlinde genişleyip büzülüyor ve norepinefrin düzeyleri düşerek yavaş yavaş dalgalanıyor. Tüm bunlar birlikte nöronlar arasındaki boşlukları gevşetiyor ve beyin omurilik sıvısının daha rahat akmasını sağlıyor. Bu süreç, beynin glenfatik sistemini etkinleştiriyor; bu sistem ise Alzheimer hastalığıyla ilişkilendirilen beta-amiloid başta olmak üzere metabolik atık ürünleri temizliyor. 

Tüm bulgular birlikte ele alındığında, yazı; uykunun pasif bir "kapatma düğmesi" olmaktan çok uzak olduğunu öne sürüyor. Uyku, beynin gün boyunca biriken metabolik kalıntılardan kendini arındırdığı aktif bir bakım hâli. Uyku düzensiz programlar, geç saatlere kadar süren ekran kullanımı ya da yönetilemeyen stres nedeniyle kronik biçimde bozulduğunda, bu temizleme sistemi büyük olasılıkla daha az verimli çalışıyor ve bu durum zaman içinde Alzheimer gibi nörolojik ve nörodejeneratif rahatsızlıklara katkıda bulunabiliyor. Klinik ve gündelik uygulama açısından bu sonuçlar; tutarlı ve korunan uykunun, duygu düzenleme, bellek pekişmesi ve stres dayanıklılığı gibi unsurların yanı sıra beyin sağlığı bakımının temel bir parçası olarak ele alınması gerektiğine işaret ediyor: Düzenli yatma ve kalkma saatleri, akşamları daha az uyaran ve stres yönetimi yalnızca yaşam tarzı tercihleri değil, beyin için makul uzun vadeli koruyucu etkenlerdir. 

 

Kaynak:   Väyrynen, T., Tuunanen, J., Helakari, H., Elabasy, A., Korhonen, V., Huotari, N., Piispala, J., Kallio, M., Nedergaard, M., & Kiviniemi, V. (2026). Sleep alters neurovascular and hydrodynamic coupling in the human brain. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 123(12), e2510731123. https://doi.org/10.1073/pnas.2510731123 Summary via Psychology Today: https://www.psychologytoday.com/us/blog/best-practices-in-health/202604/regular-sleep-may-help-prevent-neurological-diseases

Umarım paylaştığım konular ilginizi çekmiştir. Detaylı olarak incelememi istediğiniz farklı makaleler varsa veya kendi makalenizi benimle paylaşmak isterseniz benimle iletişime geçmeyi unutmayınız.